|
Çanakkale'yi Geçemeyenlerden Dinleyin
Karşımızdaki bir Türk siperinde silâhın ucuna takılmış beyaz bir iç çamaşırı
yukarı kaldırılarak sallandı. Her taraf sessizliğe gömülmüştü. Her iki tarafın
siperdekileri silahları üzerine doğrulmuş, dikkatle onu takip ediyordu. Siper
ardından iri yapılı bir er yükseldi; Kesin tavırlarla yükselttiği çamaşırı
silâhı sipere attı. Kendine güvenen tavırlarla yavaş yavaş yaralıya doğru
ilerliyordu. Karşı taraf ve çevresiyle ilgilenmiyor; herkes donup kalmış Türk
askerini seyrediyordu. Şaşkınlıktan kurtulabilen askerler Mehmetçiğe nişan
almaya çalışıyorlardı. Türk askeri, hiçbir şeye aldırmadan yaralının yanına
geldi. Nazik yumuşak hareketlerle yaralının kıyafetini düzeltti . Yaralıyı
yerden kaldırdı. Yaralının kolunu omzuna koydu. Yavaş ve emin adımlarla yaralıyı
bizim tarafa getirdi. Siperimizin üzerine yavaşça bıraktı, geldiği gibi kendi
siperine döndü.
İngiliz siperlerinde şaşkınlık devam ediyordu!
İngiliz komutanı: "Korkak sıçanlar... cesaret örneği görün... Hele bunlarla
birlikte aynı cephede savaşmanın tadına doyulmaz... Bu yiğit Türk çocukları
keşke dostumuz olsalardı. Bu kahramanlarla savaş değil , dostluk yapmalı...
Dostluk."
Bu Türk askerine teşekkür bile edemedik. Savaş alanlarında günlerce bu kahraman
Türk askerinin cesareti, güzelliği ve insan sevgisi konuşuldu.
Şimdi okuyacağınız menkıbenin, insanlara çok çekici gelen ve aklınızda
kolaylıkla yer eden bir yumuşaklığı ve tatlılığı vardır.
Çanakkale Savaşları'nda, Fransız kuvvetlerine komuta eden General Guro, savaş
sırasında bir kolu ile bir bacağının bir kısmını, savaş sırasında bırakarak
yurduna dönmüş. Daha sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:
Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için çocuklarınızla
daima iftihar edebilirsiniz. Hiç unutmam. Biraz evvel doğa çevremizde en nefis
güzellikteydi.
Su çiçekleri, leylaklar, Peygamber çiçekleri, papatyalar bir gökkuşağı âlemi
oluşturuyorlardı. Şimdi, savaş sahasında dövüş bitmiş, o güzelim tablo, kan
revan içindeydi. Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk. Az evvel, Türk ve
Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır kayıplar vermişlerdi. Bu sırada
gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutmayacağım. Yerde bir Fransız askeri
yatıyor, bir Türk Askeri kendi gömleğini yırtmış, onun yaralarını sarıyor,
kanlarını temizliyordu. Tercüman vasıtasıyla bir konuşma yaptık: Niçin, öldürmek
istediğin askere şimdi yardım ediyorsun? Mecalsiz haldeki Türk askeri şu
karşılığı verdi:
Bu Fransız yaralanınca yanıma düştü. Cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı. Bir
şeyler söyledi! Anlamadım!.. Ama herhalde annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok!
İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün!..
Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bu sırada,
emir subayım Türk askerinin yakasını açtı!.. O anda gördüğüm manzaradan
yanaklarımdan sızan yaşların donduğunu hissettim! Çünkü, Türk askerinin
göğsünde, bizim askerinkinden çok daha ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya
bir tutam ot tıkamıştı!..
Az sonra ikisi de öldüler!!!
Aziz okuyucu, sizlere yüzlerce menkıbeden tarayarak sunduğum bu olayların
kahramanları bizim canımız, bizim cevherimizdir. Biz onların torunlarıyız.
Övünelim, iftihar edelim, çünkü, o cevherin damarından geliyoruz.
|