Yeni Şafak/ 18 Mart 2005
~90. Yıl Töreni-Dereler kan akıyordu-Tarihi değiştiren destan-Şehit sesleri-Bayrak Hassasiyeti-Gerçek Kahramanlar-Siperdeki Adam~
Çanakkale Zaferi'nin 90. Yılı törenlerle kutlanıyor
ÇANAKKALE-
Çanakkale Zaferi'nin 90'ıncı yıldönümü bugün düzenlenecek törenlerle kutlanacak.
Gelibolu Yarımadası'nda yapılacak törende, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve
Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök başta olmak üzere devlet zirvesi hazır
bulunacak. Çanakkale Savaşı'na katılan 10 ülkenin devlet büyükelçileri de
törende yerlerini alacak. Gelibolu Milli Parkı'nda altı açılış yapılacak.
Şimdiye kadar sembolik şehitlikler oluşturularak yapıla törenler için bu yıl iki
gerçek şehitlik yaptılırdı. İki tanıtım merkezinin de açılışı bugün yapılacak.
Gelibolu Milli Parkı'nda önümüzdeki dönemde gerçek şehitliklerin tespiti ve
yapımı devam edecek. Ayrıca 66 proje de hayata geçirilmeyi bekliyor.
Özkök
gençlere seslendi

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, Çanakkale Zaferi nedeniyle yayımladığı mesajında, genç belleklere Türkiye'yi bekleyen tehlikeleri anlatmakta zorlandıklarını söyledi. Orgeneral Özkök, Türkiye'nin bugüne şehitleri sayesinde ulaştığının da altını çizdi. Genelkurmay Başkanı, Türk Silahlı Kuvvetleri için yayımladığı mesajında, Çanakkale Zaferi'nin önemini vurguladı. Çanakkale Zaferi'yle dünyadaki güç dengelerinin değiştiğini belirten Özkök, "Çanakkale aynı zamanda, Türk harp sanatının ve Türk askerinin civanmertliğinin tüm dünyaya sergilendiği bir resitaldir" dedi. Orgeneral Özkök, Türkiye'nin bugünkü durumuna, başta Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı olmak üzere, terörle mücadele sırasında şehit olanlar sayesinde ulaştığını belirtti. Genelkurmay Başkanı Özkök, "ancak modern çağın da etkisiyle bu tarihsel süreçte yaşadıklarımızı, saydığım bu tarihsel nitelikleri ve ülkemizi gelecekte bekleyen tehlikeleri genç belleklere onların özümseyebilecekleri bir şekilde anlatmakta ve algılatmakta zorlanıyoruz" dedi.
71 komutanın rölyefi Gelibolu Yarımadası'nda ziyaretçilerin Çanakkale Savaşı hakkında bilgi alabilecekleri bir yer olarak planlanan Kilye Koyu Ana Tanıtım Merkezi'nde, savaşa katılan Türk komutanların rölyefleri sergileniyor. Ancak savaşa 149 komutan katılmasına karşın sadece 71 komutana rölyefi verildi.. Rölyefleri yapan heykeltraş Devrim Can, bunun nedeninin arşiv yetersizliği olduğunu söylüyor.
BAŞBAKAN ÇANAKKALE'YE GİTTİ
Çanakkale Savaşlarının 90.yılı görkemli törenlerle kutlanıyor. Sabah saatlerinde Edirnekapı'daki şehitlikler doldu taştı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, saat 09.30'da törenlere katılmak üzere özel uçak "ATA" ile Çanakkale'ye gitti. Başbakan Erdoğan'ı, Atatürk Havalimanı'ndan, İstanbul Valisi Muammer Güler, Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ve öteki yetkililer uğurladı. Çanakkale Deniz Zaferi'nin 90. yıldönümü törenlerine katılacak olan Başbakan Erdoğan ile birlikte eşi Emine Erdoğan, Devlet Bakanı Beşir Atalay, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç da Çanakkale'ye gitti.
TÜM YURTTAKİ TÖRENLER
Çanakkale Deniz Zaferi'nin 90. yıldönümü dolayısıyla yurdun çeşitli yerlerinde etkinlikler düzenleniyor. Konya Garnizon Komutanlığı'nda görevli Yarbay Alparslan Büyükarslan, Devlet Tiyatrosu'nda düzenlenen anma töreninde, bugünün, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde görev yapan dünyanın en kahraman, en soylu şehitlerinin anıldığı gün olduğunu söyledi. Annelerin (Ya şehit ol ya gazi) öğüdüyle savaşa gönderdiği, vatanını, bayrağını, istiklalini korumak uğruna mücadele eden Mehmetçiğin, 5 kıtada savaştığını ifade eden Büyükarslan, "Dünyanın neresine giderseniz gidin bir Türk Şehitliği sizi karşılar" dedi. Etkinlikler, Meram Muhittin Güzelkılınç Lisesi öğrencilerinin, oratoryo ve savaşın canlandırıldığı piyeslerle devam etti.
ŞEHİT ASKERİN ŞİİRİ DUYGULANDIRDI
Çanakkale Zaferinin 90'ıncı yıldönümü dolayısıyla Ankara'nın Gölbaşı İlçesi'nde düzenlenen anma törenlerinde okunan Hakkari'de şehit düşen bir askerin yazdığı şiir katılımcılara duygulu anlar yaşattı. Törende, Çukurca-Üzümlü Jandarma Sınır Karakolu'nda görev yaparken 12 Aralık 1993'te girdiği silahlı çatışmada şehit düşen 1972 Sakarya doğumlu Jandarma Komando Onbaşı Zekeriya Gülyaman'ın şahsi eşyalarının içinden çıkan şiiri okunurken törene katılanların duygulandığı ve ağladığı gözlendi. Şehit askerin şiirindeki bazı mısralar şöyle: Olur ya, bir çatışmada ölürsem, arkamdan yas tutmayın/Elimden tüfeğimi almayın, O benim mezarıma sembol olacak/Yaramın kanını silmeyin, Ahrette hesabı sorulacak/ Göğsümden kör kurşunu çıkarmayın, O benim madalyam olacak...
TRABZON
Trabzon Sülüklü Şehitliği'nde düzenlenen törende Vali Hüseyin Yavuzdemir ve 48. İç Güvenlik Tugay Komutanı Tuğgeneral Bahadır Uçkan şehitliğe çelenk sundu. Hamamizade İhsanbey Kültür Merkezi'nde devam eden törenlerde, Emniyet Teşkilatı Vazife Malulü ve Şehit Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Trabzon Şubesi Başkanı Nurhan Özer, Kurtuluş Savaşı'nda binlerce Türk gencinin vatanını korumak uğruna şehit düştüğünü söyledi. 48. İç Güvenlik Tugay Komutanlığı'nda görevli Piyade Binbaşı Mustafa Nuri Yedekçi ise Türk askerinin Çanakkale Deniz Savaşları'nda dünyada eşi görülmemiş kahramanlıklar göstererek, vatanını savunduğunu kaydetti. Tören, Tevfik Serdar Anadolu Lisesi öğrenci ve öğretmenleri tarafından hazırlanan "Çanakkale Savaşı" piyesinin ardından sona erdi.
BALIKESİR
Balıkesir'in Burhaniye İlçesi Cumhuriyet Meydanı'ndaki anma töreninde, Kaymakam Bekir Şahin Tütüncü, Garnizon Komutanı Kıdemli Binbaşı Haluk Üçok ve Belediye Başkanı Fikret Akova ile diğer kuruluşların yetkilileri tarafından Atatürk Anıtı'na çelenk sunuldu. Burhaniye Garnizon Komutanı Kıdemli Binbaşı Haluk Üçok, saygı duruşuna geçilmeden askerlerle tören alanından ayrıldı. Burhaniye Düğün Salonu'nda devam eden törene gecikmeli olarak katılan Kaymakam Tütüncü, Garnizon Komutanı Üçok'un tören alanından ayrılmasıyla ilgili soru üzerine, bu konu hakkında bir şey bilmediğini söyledi.
GİRNE'DEKİ TÖRENLER
Çanakkale Deniz Zaferi'nin 90. yıldönümü dolayısıyla KKTC'de Girne Boğaz Şehitliği'nde anma töreni düzenlendi. Ama törenine KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Cumhuriyet Meclisi Başkanı Fatma Ekenoğlu, Başbakan Mehmet Ali Talat, Türkiye'nin Lefkoşa Büyükelçisi Aydan Karahan, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı (KTBK) Komutanı Korgeneral Hasan Memişoğlu, KKTC Güvenlik Kuvvetleri Komutanı Tümgeneral Tevfik Özkılıç, üst düzey komutanlar, bazı bakanlar, siyasi parti yetkilileri ile kurum ve kuruluş temsilcileri katıldı. Törende, çelenkler şehitlik anıtına sunuldu, saygı duruşunun ardından bayraklar İstiklal Marşı eşliğinde göndere çekildi. Şehitlik Özel Defteri'nin imzalanmasından sonra Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün, Çanakkale Zaferi'nin yıldönümü dolayısıyla yayınladığı mesaj okundu. KTBK Komutanlığı'ndan Piyade Kurmay Yüzbaşı Bilal Bayram'ın günün anlam ve önemini belirten konuşmasının ardından, Anıtkabir'e konulmak üzere Boğaz Şehitliği'nden alınan toprak Cumhurbaşkanı Denktaş tarafından Büyükelçisi Karahan'a teslim edildi. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş toprağı teslim ederken, ''Geldiniz bizim için evlatlarınızı şehit verdiniz'' dedi. Büyükelçi Karahan da, ''Geçmişi unutmayıp geleceğe güvenle bakacağız'' ifadesini kullandı. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Şehitlik Özel Defteri'ne ''şehitlerin,bayrak yere düşmesin, vatan işgal edilmesin, kurtulsun, bağımsızlık daim, egemenlik milletin olsun diye seve seve can verdiğini'' belirterek, ''sizlerin huzurunda huşu içinde eğiliyor ve bağımsızlığını, hürriyetini size borçlu olan bireyler olarak sizleri rahmetle minnetle anıyoruz'' diye yazdı. Denktaş, ayrıca ''Görevimiz, andımız, kemiklerinizi çiğnetmemektir, huzur içinde yaşayabilmemiz için bizlere emanet ettiğiniz bağımsızlığa gölge düşürmemektir. Huzur içinde yatınız. Yattığınız yer kuşkusuz cennettir, en yüce mekandır'' ifadesini kullandı. Tören, şehitliğin gezilmesi ve şehit kabirlerine çiçek konulmasıyla sona erdi. Çanakkale Deniz Zaferi'nin 90. yıldönümü dolayısıyla KKTC'nin değişik yerlerinde de anma törenleri
~90. Yıl Töreni-Dereler kan akıyordu-Tarihi değiştiren destan-Şehit sesleri-Bayrak Hassasiyeti-Gerçek Kahramanlar-Siperdeki Adam~
'Dereler kan akıyordu'
Çanakkale mahşerini yaşayan son tanıkların anlattıklarını arşivlerinden çıkaran üç kardeş 'Tanıklar' adında bir belgesel hazırladı. Gazilerden biri "Çok kişi öldü, çok... Koca dereler hep kan akıyordu" diye anlatıyordu anılarını
·
AYŞE OLGUN /İSTANBUL
Tarihi, insani ve askeri yönleriyle Türk tarihinin en uzun yılı hiç şüphesiz
1915. Yani Sarıkamış'ta, Anadolu'daki Ermeni ve Rum isyanlarında yüz- binlerce
Türk gencinin şehit olduğu ve Gelibolu'da Türk'ün, tarih sahnesinden silinmemek
için ölüm kalım savaşı verdiği yıl. O yılın ne anlama geldiğini en iyi bilenler
ise hiç şüphesiz cephede savaşan askerlerdi. 'Peki yılın en kanlı savaşı olarak
tarihe geçen Çanakkale Savaşı'nda neler yaşandı?' diye soran Nurettin, Yahya ve
Nevzat Savaş kardeşler her iki cephede de savaşanların anılarından yola çıkarak
bir belgesel hazırladı. "1915 Çanakkale-Tanıklar" adlı belgeselde yer alan 18
gaziden bugün hayatta kalan kimse yok. Belgeseli hazırlayan Savaş kardeşler
Avustralya'ya giderek oradaki arşivden son tanıkların hayattayken anlattıkları
anılarını derlemiş ve bu anılardan yola çıkarak Çanakkale Savaşı'nın iki
yakasında yaşananları seyirciye aktarmışlar.
Dedik İstanbul gidiyor gayri
İşte Çanakkale nahşerinin iki yakasında savaşanların anlattıkları:
Memiş Bayraktar: "Çok kişi öldü, saymak imkansızdı. Koca dereler hep kan akıyordu. Gece su içtik sabah uyandığımızda içtiğimizin suyun kan olduğunu gördük."
Alan Thwates: "Şarapnel ve kurşun atışları saatlerce devam etti. Bizim geride kalmamız gerekiyordu ve hatırlıyorum bir asker bize geride kalmamız gerektiğini söyledi ama kendisi öldü. Bir kurşun benim ciğerlerimi delip sırtımdan çıkmıştı. Acınacak bir durumdaydık. Hastane gemilerine taşınana kadar siperde 10 gün kaldım"
Recep Trudal: "Biz Anafarta'ya hareket edince, onlar çok kuvvet çıkardı. İngiliz askeri çıktı. İşte onlar baya çıktı yukarı çamlığa, oralara bayrak falan dikti. Dedik bu sefer gidiyor İstanbul gayri. Bizim toplar oraya doğru böyle döndü. Başladık şarapnel atmaya. Kırıldı, onlar da biz de kırıldık. Nihayetinde ayrıldık. 2 gün sonra savaş alanına indik ne bu yahu hiçbir yere basamazsın her taraf ölü. Onların aileleri de geldi hep ağlaştılar orada. İşte şurası şu, şu mezarlık şu diye gösterip ağlaştılar orada karılar."
Charles Bingham: "Kıyıdan bir mil uzakta duran hastane gemilerine mavnalarla günde 300-400 kişi tahliye ediyorduk. Blackmore adında bir asker biliyorum. Benimle birlikteydi, omzundan vuruldu ve hastaneye götürüldü, 4 ay sonra savaş alanına geri döndü ve 10 dakika içinde tekrar vuruldu."
Kurşunlardan hızlıydım
Adil Şahin: "Sis vardı, sis çok, duman, ondan sonra o dumandan istifade ederekten, tabii tüfek sesi, top sesi kesildi. Tabii kesilince ileri öncü birlikler çıkarıldı. İleri bakıyorlar ki artık kimse yok, hadi bakim asker yürüyün! "
Frank Darker: "İster inanın ister inanmayın beni kovalayan kurşunlardan daha hızlı koşuyordum. Orada önemli olan tek şey 'hayatta kalmaktır' çıkarma yaptığımız yere mevzilendik ve hepimiz etrafa dağıldık. Oradaki en yüksek yere çıktığımızda kötü bir şey oldu ve yoğun ateş altında kaldık. O zaman mevzilendiğimiz yerin yanlış yer olduğunu anladık."
'Çanakkale Geçilmez' hutbesi
Diyanet İşleri Başkanlığı, "Çanakkale Zaferi'nin Türk tarihini canlandıran olaylar arasında muhteşem bir yere sahip olduğunu" hutbe ile anlatacak. Diyanet tarafından hazırlanan "Çanakkale Geçilmez" konulu hutbe yarın camilerde okunacak. Çanakkale Zaferi'nin, Türk milletinin tarih boyunca karşılaştığı en büyük ve en zorlu sınavlardan biri olduğu anlatılan hutbede, "Çanakkale Zaferi, tarihimizi taçlandıran olaylar arasında muhteşem bir yere sahiptir " denildi. Bir yılı aşkın süre devam eden Çanakkale Savaşları sonunda milletin düşmanlara karşı tarihte emsaline az rastlanan büyük bir zafer kazandığı, vatan sevgisi ve iman gücünün maddi üstünlükten daha önemli olduğunun bütün dünyaya ispat edildiği vurgulanan hutbede, şöyle denildi: "Çanakkale'de maddi gücümüz, düşmanın gücüne nispetle çok daha zayıftı. Ancak Mehmetçiğin manevi gücü büyüktü. İngiliz ordu komutanının; 'Bizi Türklerin maddi gücü değil, manevi gücü mağlup etmiştir. Çünkü onların atacak barutu bile kalmamıştı' şeklindeki itirafı, bu gerçeği ifade etmektedir."
~90. Yıl Töreni-Dereler kan akıyordu-Tarihi değiştiren destan-Şehit sesleri-Bayrak Hassasiyeti-Gerçek Kahramanlar-Siperdeki Adam~
Tarihi değiştiren destan: 'Çanakkale'
ÇANAKKALE-
Türk askeri ve komutanının kahramanlığıyla kazanılan Çanakkale Savaşları,
dünyada benzeri görülmemiş bir destan yarattı. Türk ordusunun zaferiyle
sonuçlanan savaşlar sonucunda, dünya yeni bir liderin doğuşuna tanıklık etti.
"Hasta adam" gözüyle bakılan Osmanlı Devleti'ni başkenti İstanbul'u işgal ederek
Birinci Dünya Savaşı'nda safdışı bırakmayı amaçlayan İngiltere ve müttefikleri,
Çanakkale Boğazı'nda karşılarında "iradece üstün" Türk ordusunu buldu. Kara
savaşlarının da nüvesini teşkil eden, kahraman Türk askerinin 18 Mart 1915'de
yazdığı destan, İstanbul'un işgalini ve vatan topraklarının düşman çizmeleriyle
ezilmesini önleyen büyük bir zaferdi "Eğer (bir dünya savaşında) Osmanlı
İmparatorluğu Almanya'nın tarafını tutarsa, İngiliz filosu Çanakkale Boğazı'nı
zorlayıp geçecek ve İstanbul'u alacaktır..." İngiliz devlet adamı Winston
Churchill'in, 1. Dünya Savaşı'ndan birkaç yıl önce Londra'yı ziyaret eden Enver
Paşa'ya söylediği bu sözler gerçekleşmiş, Osmanlı Devleti, Almanya ve
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun yanında bu büyük savaşa dahil olmuştu.
Sıra, İstanbul'u işgal ederek, "Düşmanların en zayıfı" sayılan Osmanlı
Devleti'ni safdışı bırakmaya gelmişti. Bunun yolu da, Çanakkale Boğazı'ndan
geçiyordu. Zira, Türk'ün kahramanlığını göz önünde tutmayanlar, boğazları
zorlamayı "nispeten" kolay sayıyordu. Uzun bir ön hazırlıktan sonra 19 Şubat
1915'de başlayan ilk saldırıyla öncelikle boğazın girişini koruyan Anadolu
yakasındaki Kumkale ile Orhaniye ve Rumeli yakasındaki Ertuğrul ile Seddülhisar
tabyalarının yok edilmesi planlıyordu. İkisi Fransız, dördü İngiliz olmak üzere
altı zırhlı bu işi başarmak için görevlendirilmişti. Bu gemiler 10-12 bin
metreden bataryalar üzerine ateşe başlamıştı. İlk günün sonunda atışlarını
isabet ettiremeyen denizciler durumdan pek memnun değildi. Sahildeki Türk
tabyalarının vurulması için daha yakın mesafeden atış yapmaları gerekiyordu.
Hava şartları buna fırsat vermeyince, 26 Şubat'ta denizin düzelmesiyle atışlara
tekrar başlayabildiler. Müttefik gemileri en fazla "boynuzlu canavar" denilen
mayınlardan çekiniyordu. Boğazın en dar yerine kadar olan sahanın temizlenmesi
şarttı. Bunun için Mart ayı başına kadar top atışları vekaraya asker çıkarma
girişimlerinde bulunan müttefikler, boğazın kolaylıkla geçilir olduğuna inanmaya
başladılar. Şimdi önlerinde boğazın merkez savunmasını kırmak kalmıştı.
AMİRALİN İSTİFASI
Bahriye Bakanı Churchill, boğazın bir an önce geçilmesi için mesaj üzerine mesaj gönderip Amiral Carden'i zorlamaya başlamıştı. Churchill'in dayatmaları ve boğazda yaşanan zorluklar sonucu Amiral Carden istifa etmek zorunda kaldı. 17 Mart'ta yerine Tümamiral de Robeck tayin edildi. Amiral de Robeck ikinci bir saldırı için filosunu üç kısma ayırmaya karar verdi. A hattında donanmasının en güçlü gemileri olan Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson ve Inflexible, bunların iki yanında da onlara refakat edecek Prince George ve Triumph gemileri seyredecekti. Bunun bir mil kadar gerisinde Fransızların Gaulois, Charlemagne, Bouvet ve Suffren gemileriyle bunların sağında ve solunda İngilizlerinMajestic ve Swiftsure savaş gemileri bulunacaktı. Saldırıya katılacak olan diğer savaş gemileri, muhripler ve mayın tarayıcıları verilecek görev için boğazda hazır bekleyeceklerdi. Amiral, gün boyunca sahil bombardımanıyla mayın gemilerinin rahat çalışarak mayınları toplayabileceğini ummuştu. Sonunda donanma rahatlıkla boğazı geçip Marmara'ya ulaşabilecekti.
SALDIRI GÜNÜ: 18 MART
Güneşli
ve ılık 18 Mart 1915 sabahı Amiral donanmaya hareket emrini verdi. Saat 10.30'da
sahildeki Türk savunma tesisleri net bir şekilde görülüyordu. İlk 10 savaş
gemisi boğaza girer girmez Türk askerinin havan ve sahra toplarının atışıyla
karşılaştı. Bir saat sonra Queen Elizabeth ve yanındakiler diğer gemilerin
koruması altında yoluna devam etti. A hattındaki gemiler, karar verilen noktaya
gelerek beklemeye başladılar. Saat 11.00'de saldırı atışları tekrar başladı.
Queen Elizabeth toplarıyla Çanakkale'yi dövmeye başladı. Aynı anda Agamemnon,
Lord Nelson ve Inflexible da karşı sahildeki Kilitbahir kalesini top atışına
tuttu. Bunlara karşılık vermek isteyen Türk askerinin atışları etkili değildi.
Kalelerin topa tutulması 11.50'ye kadar devam etti. Bu sırada boğazın her iki
yanındaki Türk bataryalarının artan atışından İngiliz gemileri isabet almaya
başladı. Öğle vakti Queen Elizabeth'te bulunan Amiral de Robeck, boğazı geçme
zamanının geldiğini düşünerek, Amiral Guepratte'ye Fransız gemilerinin öne
geçmesini bildirdi. Zira Fransız amirali, daha önce boğazın geçişinde kendi
gemilerine öncelik verilmesini istemişti. Amiral Guepratte, tüm Gelibolu
harekatını renklendirecek bir kişiliğe sahipti. Geri planda kalmaktan hoşlanmaz,
hep saldırmak isterdi. Şimdi yaşlı gemilerini İngiliz teknelerinin arasından
geçirecek, yaklaşık yarım mil yukarıya, Türk topçusunun yoğun ateşininaltına
götürecekti. Savaş yerlerine varan Fransız gemileri yelpaze gibi açılarak
gerideki İngiliz topçusuna atış açısı bıraktı. Bundan sonraki 45 dakikada ise
tarihin en yoğun topçu ateşlerinden biri yaşandı. Çanakkale Boğazı'nda müttefik
donanmasıyla boğazı savunan Türk birlikleri arasında korkunç bir top atışı
başladı. Bombalanan batarya ve
tabyalardan
yükselen toz bulutları, sağa sola savrulan parçalar, düşman gemilerinin Türk
mermileriyle dövülmesi ortalığı cehenneme çevirmişti. Türk topçularının
menzilindeki Gaulis, Flexible ve Agamemnon isabet aldı. Asker zaiyatı olmayan
müttefik filosundakiler Türk savunmasının çökmek üzere olduğunu düşündüler.
Fransızların geride kalmasını isteyen de Robeck, kendi gemilerinin öne geçmesini
emretti. Suffren sancak tarafa dönerek diğer gemilerin Erenköy körfezi sahiline
doğru kaymasını sağladı.
BOUVET'NİN BATIŞI
13.54'de Suffren'in arkasındaki Bouvet savaş gemisi büyük bir patlamayla sarsıldı. Güverteden yükselen kara duman gökyüzüne yükselirken, gemi önce kıçının üstüne kalktı, daha sonra da alabora olup iki dakika içinde battı. Geminin komutanı Albay Rageot ve 639 denizci yaşamını yitirdi. Bir görgü tanığına göre gemi "Su dolu bir banyo teknesinde batan bir tas gibi suya gömüldü". Bouvet'in batışını seyrederek moralleri yerine gelen Türk askerleri, top atışlarını şiddetlendirdi. Karşılıklı atışlar iki saat devam etti. Yan yana seyreden Ocean-Irresistible, Albion Vengeance ve Swiftsure-Majestic sahilden yapılan isabetli atışlar üzerine geri döndüler. Bu sırada Amiral de Robeck, mayın tarayıcılarının devreye girerek,boğazın ağzının temizlenmesini emretti. Queen Elizabeth'i geçtikten sonra işe başlayan tarayıcılar, üç mayın yakalayarak imha etti. İşler iyi giderken, sahildeki bataryaların ateşine tutuldular. Bir taraftan mayın yakalamanın verdiği korku, öte yandan Türk ateşi morallerini iyice bozdu ve verilen emirleri dinlemeden geriye kaçtılar. Bouvet'in battığı yerde başka bir mayına çarpan Inflexible'da çok sayıda denizci hayatını kaybederken, boğazın Anadolu sahiline en yakın durumda seyreden Irressistible torpido hücumuna uğrayarak ağır yaralandı. Geminin çoğu ölü ve yaralı 600 denizcisini alan Wear geri dönerken, Irressistible'a yardıma giderken mayına çarpan Ocean da top atışına tutuldu. Fransızların batan Bouvet gemisinden başka Suffren ve Gaulois gemileri de mayınlardan veya sahil atışlarından yaralandı. Gemilerin battığı ve yara aldığı sahanın defalarca mayın gemilerince tarandığını ve güvenli olduğunun bildirildiğini göz önüne alan müttefikler, bundan Türk askerlerinin yukardan denize saldıkları mayınları sorumlu tutmaya başlamışlardı. Ancak bunun gerçek olmadığını çok sonra öğreneceklerdi. Komodor Keyes, Amiral de Robeck'den Irressistible ve Ocean gemilerinin Türklerin eline geçmemesi için çekilmesi ya da kendileri tarafından torpillenmesine izin verilmesini istedi. Olumlu yanıt alıp bütün gece iki yaralı gemiyi arayan Keyes, gün aydınlandığında eli boşolarak geri döndü.
ZAFER TÜRKLERİN
18 Mart, müttefik donanması için yenilginin tarihiydi. Saatler 17.00'yi gösterdiğinde her tarafı cehennemi bir ateş içinde bırakarak boğazı geçmeyi tasarlayan düşman armadası, kuvvetinin üçte birini kaybederek, savaş meydanından mağlup ve perişan olarak geri dönüyordu.Felaket karşısında Robeck deniz saldırısını durdurmak zorunda kalmıştı. 7.5 saat süren deniz muharebesi sonucunda, savaşa katılan 18 büyük gemiden üçü (Bouvet, Irressistible ve Ocean) batırılmış, üçü de (Gaulois, Suffren ve Inflexible) da uzun bir süre için saf dışı bırakılmıştı. Ama hemen hemen hiçbir şey elde edilememişti. Tabyalar ağır hasar almışsa da, onarımları yapılabilirdi. Ancak, Bouvet, Irressistible ve Ocean battıkları yerden çıkarılamazdı. Filo geriye çekilirken, boğazın gerçek savunucusu olan boynuzlu mayınlı alanlar olduğu gibi kalmıştı. Böylece yenilmez zannedilen düşman yenilmiş, İstanbul kapıları kapatılmıştı. Bu, düşman donanmasının boğazdan geçmesini önleyen, aynı zamanda kara savaşlarının nüvesini teşkil edecek, İstanbul'un işgalini, dolayısıyla vatan topraklarının düşman çizmeleriyle ezilmesini engelleyecek büyük bir zaferdi.
NUSRET MAYIN GEMİSİ
Almanya'da 1910 yılında inşa edilen, kömür kazanlı 40 metre boyunda, 7.50 metre genişliğinde 360 tonluk, güvertesinde 40 mayın taşıyan, Tophaneli Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey komutasındaki Nusret gemisi saatte ancak 12 mil yapabiliyordu. Nusret gemisi, mayın uzmanı Alman Yarbay Geehl ile birlikte Çimenlik iskelesinden aldığı mayınları, 18 Mart deniz saldırısından 10 gün önce, sabaha karşı yağmurlu ve puslu bir havada, önce Rumeli sahilini takip edip sonra karşı kıyıya dönerek, Erenköy Koyu'na kıyıya paralel olarak, Poyraz-Lodos yönünde 26 mayın döşemişti. Mayınların bırakıldığı Karanlık Limanı özenle seçilmişti. Büyük düşman gemilerinin isabetli atış yaptığı bu saha, denizcilikte "Durgun su" tabir edilen bir özellik taşıdığı için zırhlılar karadaki sabit kaleler gibi rahat atış yapabiliyordu. 8-18 Mart arasında Erenköy Körfezi'ni tarayan İngiliz mayın temizleyicileri sadece üç mayın bulabilmişti. Nusret'in döşediği mayınları ne onlar ne de havadan sahayı kontrol eden keşif uçakları görebilmişti. Çanakkale Savaşlarında çok önemli bir yeri bulunan Nusret gemisinin döşediği mayınlar, boğazın düşmek üzere olduğu kritik bir anda düşmanın deniz saldırılarını durdurarak Türk askerinin ve vatandaşların moralini yükseltti.
BİR DESTAN YARATTI
Türk askeri ve komutanının kahramanlığıyla kazanılan Çanakkale Savaşları, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir destan yarattı. Türk askeri, dünyanın en gelişmiş silahlarına sahip İngiltere ve müttefiklerine karşı gözünü kırpmadan savaşırken, Çanakkale Zaferi sonucunda dünya yeni bir liderin, Mustafa Kemal'in doğuşuna tanıklık etti. Tarassut Çavuşu Mehmet, büyük bir deniz zaferinin yaşandığı 18 Mart 1915 gününü siperden yazdığı mektubunda şöyle anlatır: "...Fahri Bey çok kıymetli bir topçu idi. Hani kabil olsa topla bir kuşu bile vurabilirdi. Yanımıza geldi. 'Dikkat, hedef değiştiriyoruz çocuklar. Önümüzdeki sağdaki en yakın gemiye nişan al. Mesafe 9400 tahrip danesi. Hazır ol!'. 'Hazır!' cevabı alınca, 'Ateş!'kumandasını verdi. Dürbünümle bakıyorum. Mermilerimizin üçü bu gemiye yapıştı. İkisi güvertede patlayan mermilerimizden, üçüncüsü arka bacaya isabet ederek devirdi. Beyaz bir duman çıkmaya başladı. Ben kendimi tutamadım. 'Vurduk, vurduk!' diye bağırıyor, bir taraftan da 'Yaz Ahmet Çavuş 1+3 diye kaydet!' diyordum. Gemi olduğu yerde kaldı, etrafına küçük gemiler toplandı." 18 Mart'ı diğer cephede yaşayan Leslie adındaki bir asker de, yaşadığı dehşeti ailesine gönderdiği mektupta şöyle dile getirir: "18 Mart'ın öyle korkunç yanları var ki korkarım onları yansıtmakelimden gelmeyecek. Gene de elimden geleni yapmaya çalışacağım. Defterime şöyle notlar düşmüşüm: 09.15 sularında diğer gemilerle birlikte 1. filo gelip Çanakkale sularında ilerlemeye başladı. Nöbeti devralmak için Fransız gemilerinibeklerken ilk trajik olay meydana geldi. Bouvet'in sancak tarafına yattığı görüldü. Ağır ağır alabora oldu. Süratle batarak gözden kayboldu. Saat 13.56 idi. Her şey iki dakika içinde oldu bitti. İşte şimdi en canlı bölüme geliyoruz. Denizcilerin nasıl büyük bir sükunetle gemilerinin batmasını beklediklerinin öyküsünü okumuşsunuzdur. Bu çok farklı bir şeydi. Bataryalar menzil hesaplamışlar, isabetli atışlarla onu her defasında sarsıyorlardı. Personel ise güvertede toplanmış muhriplerin gelip kendilerini kurtarmasını sükunetle bekliyordu. Filomuzun aldığı diğer kayıplardan söz etmek istemiyorum. Şurası açık ki, zafer günü çok uzaktaydı. Toplarımızın kimi yanmış, kimisi susmuş, Türkler ise geçici bir süre için ortadan kaybolmuştu. Umarım sonu iyi gelir."
NUSRET'İN DÖŞEDİĞİ MAYINLAR
İngiliz Bahriye Nazırı Churchill ise 18 Mart deniz muharebesinin Nusret gemisinin Çanakkale Boğazı'na döktüğü mayınlarla kaybedilişini,"Bugün dünya denizlerinde görev yapmakta olan beş bini aşkın savaş gemisinden hiçbiri Nusret ve onun döktüğü mayınlar kadar harbin gidişine ve düşmanın geleceğine etkili olarak bir başarı göstermemiştir" şeklinde yorumlamıştı. Churchill, şu görüşleri dile getirmişti: "Nusret'in gizlice döktüğü mayınlar, savaşın devamı ve dünyanın geleceği bakımından diğer tüm çabalardan daha tam ve daha kesin sonuçlu hedeflere varmak içindi. Bu engel, İngilizler tarafından başarıyla başlatılmış olan Çanakkale operasyonunu durduran birçok psikolojik karışıklıklar doğurdu. Yalnız başına bu mayın engelidir ki,Türkiye'yi bir yenilgiden kurtardı ve savaşı uzattı. Bu yüzden yenilenler gibi yenenler de Avrupa'da sarsıldı. Kemiklerini Fransa, Polonya, Galiçya, Balkanlar, Filistin, Suriye ve Kuzey İtalya savaş alanlarının örttüğü 6-7 milyon insan, düşmanlarınınkurşun ve gülleleriyle değil, 18 Mart sabahı Çanakkale Boğazı'nın güçlü akıntısı altında, ağırlıklarının bağlı bulunduğu tel halatlar üzerinde gerili duran 26 demir kap (mayın) yüzünden mahvolup gitti." Yenilgilerini Nusret'in döktüğü mayınlara bağlayan İngiliz General Oglander da, "Pek uygun başlamış olan gün, bu meçhul mayın hattının olağanüstü ve ortalığı kırıp geçiren başarısı yüzünden tam bir başarısızlıkla sona erdi. Bu yirmi mayının seferin talihi üzerindeki etkisi ölçülemez" şeklinde konuşmuştu. Yarbay Worsley Gibson'un 18 Mart bozgunu için söyledikleri de şunlar: "Bu beklenen bir şeydi. Savaş konusunda yazılmış bütün kitaplarda, politikacıların savaş alanındaki komutanlara müdahale etmelerinin sonucunun felaket olduğu yazılıdır. Ama buna karşın politikacılar hala kendilerini doğuştan strateji uzmanı olarak görürler, her şeyi kendilerinin bildiklerine inanırlar ve aynı şeyi tekrar yaparlar." Öte yandan, 18 Mart günü müttefik gemilerini komuta eden Amiral de Robeck, aldıkları ağır yenilginin farkında değildi. Daha fazla risk almamak için saldırıyı o gün durdurmaktan başka çare kalmadığını düşünen de Robeck, Jed isimli gemiyle dört saat boyunca kayıp savaş gemilerini ararken, "olağanüstü sessizlikten ve gün boyu süren bir savaşın ardından gelen yorgunluktan başka bir şey göremez, hiçbir ses duyamaz.' Keyes, o güne ilişkin duygularını şöyle anlatır: "O zaman yenilmiş bir düşmanla karşı karşıya olduğumuz duygusuna kapıldım. Saat 14.00'de yenilmiş olduğunu biliyordum. Saat 16.00'da yenildiğini biliyordum. O gece, geceyarısında da düşmanın kesin olarakyenildiğini biliyordum. Çabalarımızın meyvesini toplamak için bizim tek yapacağımız, düzgün bir mayın tarama ekibi düzenlemek ve akıntıya kapılmış mayınlardan korunmaktı." Denizde büyük bir yenilgiye uğrayan düşman, bir daha donanmayla boğazdan geçmeyi denemedi. Ancak, 18 Mart'ta sarsılan gururlarını kurtarmak için General Hamilton'un başkumandanlığında Akdeniz seferi kuvvetleri adı altında kuvvetler toplanmaya başlandı. İngiliz ve Fransız tümenlerinden başka Avustralya ve bir Hint tugayı ile deniz tümeninden oluşan bu kuvvetlerin toplamı 75 bine ulaştı. Alman Generali Von Sanders Paşa da 5. ordu komutanı tayin edilerekÇanakkale'nin savunması için görevlendirildi. Çanakkale Savaşları, Türk milletine Kurtuluş Savaşı'nda önderlik edecek ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ni kuracak bir liderin doğuşunada tanıklık etti. Yaklaşık 8 ay süren Çanakkale Savaşlarında Türk askeri cesur, akıllı ve güçlü bir komutanın idaresinde neler yapabileceğini gördü. Özellikle Anafartalar Savaşında Yarbay M. Kemal'in askere "taarruzu değil ölmeyi emretmesi" savaşın kaderini etkiledi. Churchill'in "kaderin adamı" olarak tanımladığı Mustafa Kemal, Conkbayırı ve Kocaçimen'de ilerleyen Anzak Ordusunu geri çekilmeye zorlayarak işgal edilen noktaları kurtardı. Mustafa Kemal, 19. Tümen ve 57. Alayı merkezden emir beklemeden kendi inisiyatifiyle cepheye sürerek Çanakkale cephesinin düşmesini engelledi ve Boğazları kurtardı.
~90. Yıl Töreni-Dereler kan akıyordu-Tarihi değiştiren destan-Şehit sesleri-Bayrak Hassasiyeti-Gerçek Kahramanlar-Siperdeki Adam~
AHMET TAŞGETİREN
"Şehit sesleri..."
Geçen yıl "İrticanın Çanakkale'yi ele geçirdiği"ni konuşmuştuk... "Çanakkale yeniden kurtarılmalı"ydı. "Efsanelere, hurafelere bürünüyordu Çanakkale..."
Ardından, rehberlik hizmetlerinin denetlenmesi çağrısı gelmişti... Çanakkale savaşlarını din eksenine oturtan rehberlere hayat hakkı tanınmamalıydı.
Kampanyanın fitilini, Gelibolu belgeselini çeken Burak - Tolga Örnek kardeşler ateşlemişti.
Önceki gün Gelibolu filminin galası yapıldı ve filmi seyreden Genelkurmay Başkanı Org. Özkök, hislerini açıklarken "Ne zaman Çanakkale'ye gitsem, şehitlikler arasında dolaşsam, şehitlerin konuştuğunu duyuyorum, çok etkileniyorum." dedi.
Şehit sesleri nasıl bir şeydir acaba, nasıl duyulur, hangi kulaklar duyar, hangi kulaklar duymaz? Ve neden birileri şehit seslerini duyarken, başkaları o tarz şeyleri "hurafe" kapmasında mütalaa eder?
Benim çocuklarım da geçen yıllarda, bir yaz kampı vesileyisyel birkaç gün şehitlikler diyarında kalmışlardı. Gece namazgahlarda namaz kılmışlar ve sanki şehitlerle birlikte namaz kıldıkları hissini yaşadıklarını anlatmışlardı.
Acaba, diyorum, sayın Genelkurmay Başkanı, o sözleri söylerken geçen yıl yaşanan tartışmaları hatırına getirmiş miydi?
Ya da, geçen yıl "irtica, hurafe kampanyası" başlatanlar, Genelkurmay Başkanı'nın "Şehitlerin konuştuğunu duyuyorum, çok etkileniyorum" sözlerini nereye oturtmuşlardı?
Aslında Genelkurmay Başkanı'nın "irticaya duyarlı" kesimleri rahatsız edecek başka çarpıcı sözleri de var.
"Çanakkale'de sanki ilahi bir güç Türk askerine yardımcı olmuş. Çünkü oranın mayınlanması için emir verilmemiş, bir deniz subayı kendisi karar vermiş. Üstelik düşman zırhlılarını batıran mayınlar da, döküldüğü yerde durmamış, rüzgar ve akıntıyla oraya sürüklenmiş."
Alın bakalım, ne yapacağız şimdi bu "Türk askerine yardım eden ilahi güç" değerlendirmesini? Acaba nasıl bir ilahi gücün yardımı söz konusu Çanakkale'de? Böyle bir şeyi söylemek nasıl etkiler insanımızın Çanakkale duyarlılığını? Ya bu sözlerden Atatürk'ün komutanlığı gölgelenir, "irtica" gelişir de, Çanakkale'ye el koyarsa...
Yoo, Genelkurmay Başkanı'nın böyle bir kaygısı yok. O yüreğinde çözmüş meseleyi... Hatta o, gençliğe bu duyguların verilmemesinden kaygılı... Ona göre tehlikeleri ve moral değerleri gençliğe ulaştırmakta zorluk söz konusu...
Genelkurmay Başkanı, Çanakkale ile ilgili olarak bir de mesaj yayınlıyor ve orada şunları söylüyor:
"Çanakkale Zaferi Türk ve dünya tarihi için bir dönüm noktasıdır. Alınması gereken çok önemli derslerle dolu olan bu süreç, TSK'nın sahip olduğu 'tarihsel niteliklerin' de esasını oluşturan; namus, şeref, vicdan, seciye, ahlak, şehadet, diğergamlık, dürüstlük ve sorumluluk gibi kavramlar sayesinde kazanılabilmiştir. Ancak, modern çağın da etkisiyle bu tarihsel süreçte yaşadıklarımızı, saydığım bu tarihsel nitelikleri ve ülkemizi gelecekte bekleyen tehlikeleri genç belleklere onların özümseyebilecekleri bir şekilde anlatmakta ve algılatmakta son zamanlarda zorlanıyoruz. Bu sebeple; bir ulusun var oluşunun, birlik ve beraberliğinin ve vatan sevgisinin ölümsüz sembolleri olan şehitlerimizin manevi varlıkları, tarih ve ulus bilincinin oluşturulmasında ve bir toplumun sahip olması gereken yüce değerlerin genç nesillere aktarılmasında kullanılabilecek en kıymetli hazinedir."
"Namus, şeref, vicdan, seciye, ahlak, şehadet, diğergamlık, dürüstlük ve sorumluluk..."
Ne bunlar?
Sonra "şehitlerimizin manevi varlıkları..."
Nasıl bir şey o?
Biz, bir kültür kıyımında bunların üzerinden hoyratça geçmedik mi?
Gençlerimiz nasıl buluşacaktı onlarla? Eğitim sistemimizin böyle bir duyarlılığı var mıydı?
Geçen yıl, Çanakkale'nin manevi derinliğini savunmak birkaç dindar yazara düşmüştü...
Bir süredir yukarda sayılan şahsiyet özelliklerini savunma görevinin hep o çevreye düşmesi gibi..
Bir başka çevre nezdinde ise bunlar çağını doldurmuş özellikler muamelesi görüyor...
Vıcık vıcık "Ay, namus da neymiş! Vicdanmış, şerefmiş, ahlakmış!" çığlıkları duymuyor mu kulaklarımız?
Ben sayın Özkök'e sadece bir cümle söyleyeceğim:
-Ekilmeyen tohum bitmez Paşam!
Bana göre Türkiye, bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısında gençliğin moral değerlerden yoksunluğa itilişini konuşacak ve orada, özeleştiri yapma cesaretini gösterecek bir kişi, 28 Şubat süreci ile gelen, artan, yoğunlaşan kişilik tahribatının altını çizecek...
-Çanakkale'de "şehit sesleri"ni duyan gençlik oranı yüzde kaçtır ve onlar hangi eğitim zemininde yetişmişlerdir?
Gelin isterseniz bu soru üzerinde düşünelim biraz.
Resul Tosun
90. yıldönümünü idrak ettiğimiz Çanakkale Zaferlerinin 25 Nisan'da başlayan kara savaşları Mehmetçiğin yazdığı destanlarla doludur. Tıpkı 18 Mart'ta yazılan deniz zaferinde olduğu gibi.
Bu kara savaşlarında 19.Tümene bağlı bir 57. alayımız vardır ki tek bir neferi kalmaksızın tamamı şehid olmuştur. 57 alayın sancağı Anzakların eline geçmiştir. Bugün Avustralya'nın Melborn şehrinde savaş müzesinde teşhir edilmektedir. Sancağı altındaki yazıya dikkat: "Bu alay sancağı Gelibolu savaş alanından getirilmiştir. Çünkü Türk ordusunu milli geleneklerine göre bir alayın sancağı alayın son eri ölmeden teslim edilemez. Bu sancak sonuncu muhafızın da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalına asılı olarak bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşınızda bulunan bu Türk alay sancağını selamlamadan geçmeyin."
Evet bu milletin bayrağına ve sancağına verdiği değeri düşmanın itiraf etmesi kadar güçlü bir delil olamaz. Akif bu gerçeği İstiklal Marşımızda "Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak" şeklinde terennüm etmiştir.
Ben şahsen yurt dışına çıktığımda yakama bayrak rozeti takmayı tercih ederim. Arabamın arka camının içinde sürekli bir bayrak taşırım.
Recep Tayip Erdoğan başbakan olduktan sonra yakasına sürekli bayrak rozeti takan belki ilk başbakan. Hatta AB'deki fotoğraf çekiminde yerini belli eden bayrağı yerden alıp kaldırması da henüz hafızalardan silinmedi. Ulaştırma bakanı belki ilk kez oldu geçen sene millet vekillerinin tamamına güzel bir mahfaza içinde birer bayrak rozeti hediye etti. Uzun sözün kısası yakasında en fazla bayrak rozeti taşıyan belki ilk dönem bu dönem oldu.
Bununla birlikte bir veledin Nevruz gösterilerinde bayrağımızı yere vurma çiğneme ve yakma densizliğine hükümetin tepkisiz kaldığı gerekçesiyle kimi siyasi partilerin bunu fırsat bilip propagandaya kalkışmalarını gayet normal buluyorum. Muhalefet her fırsatı değerlendirecektir, değerlendirmiştir. Bu olay son zamanlarda pompalanan milliyetçi duyguların kabarmasına yol açacak gösterilere de zemin hazırlamıştır. Bu da yadırganacak bir şey değildir.
Ama kimi çevrelerin bir veledin densizliği karşısında olayı bu kadar büyütmesi bana düşündürücü gelmiştir. Bayrak hassasiyeti yüksek olan ben de o veletlerin bayrağı yerden yere vurmaları karşısında heyecanlandım. Ama bir polis memurunun bayrağı o veledin elinden alıp kaldırdığını görünce de rahatladım. Densize gereken cevap verilmişti. Toplantıyı tertip edenler -ne kadar samimi oldukları tartışılır olsa da hukuk zahire hükmeder- de bayrağa sahip çıkan açıklamalar yapmışlar ve gösterilerin bayrağa yönelik olmadığını deklare etmişlerdir.
Bundan sonra devlete düşen olayı teenni ile temkinli bir şekilde ciddiyetle araştırmak incelemek ve gereğini yapmaktır. Zaten failler yakalanmış. Eğer bu olay organize bir olaysa ve olayın arkasında bir siyasi parti yahut grup varsa o zaman tepkimizi gerektiği şekilde vermemiz işte o zaman milyonluk mitingler ve toplantılar yapmamız kaçınılmaz olur.
Ama henüz olayın münferit mi organize mi olduğu anlaşılmadan bunu vesile ederek hiçbir hükümetin gösterdiği saygıdan geri kalmayan ve üstelik daha da fazla saygı gösterilmesini sağlayan bu hükümetin yeterli tepkiyi göstermediği gerekçesiyle yazılar yazılması ve beyanatlar verilmesi, doğrusu bayrak hassasiyetinin de ötesinde hükümeti yıpratmaya yönelik bir tavır olarak algılamaya başladım.
Yoksa namlusuna bir sinek kondu diye bir tank veya üzerine karga kondu diye bir füze neden ateşlensin ki?
~90. Yıl Töreni-Dereler kan akıyordu-Tarihi değiştiren destan-Şehit sesleri-Bayrak Hassasiyeti-Gerçek Kahramanlar-Siperdeki Adam~
18 Mart'ın gerçek kahramanları Resul Tosun :
Dün Çanakkale Deniz Zaferi'nin 90. yıl dönümüydü. 20. yüzyılın en büyük savaşlarından ilki olan Çanakkale savaşlarında Osmanlının 2 zaferi vardır: Birincisi 19 Şubat 1915'de başlayıp 18 Mart'ta yenilmez zannedilen düşman gemilerinin kiminin batırıldığı, kiminin yan yatırıldığı kiminin savaş alanı dışına kaçmaya zorlandığı Deniz Zaferidir.
İkincisi de 25 Nisan 1915'te başlayıp 8 Ocak 1916'da biten Çanakkale Kara Savaşlarıdır.
18 Mart 1915 günü elde edilen büyük deniz zaferinin asıl kahramanları, başta boğaz savunmasının devam etmesi kararını sağlayan devrik Sultan II. Abdulhamid'dir. İkinci olarak da savaşın seyrini değiştirip zafer yolunu açan, Müstahkem Mevki Komutanı Cevad Paşa, Müstahkem Mevki Mayın Grubu Komutanı Binbaşı Nazmi, Nusret gemisi mürettebatı ve kıyılardaki topçularımızdır.
Evet eğer devrik sultan II. Abdulhamid'in tarihi tavrı olmasaydı İttihat ve Terakkiçiler ta baştan boğaz savunmasını terk etmişlerdi.
19 Şubat 1915 tarihinde düşman donanması Çanakkale Boğazı'na hücum etmeye başlamış, boğazın girişini ele geçirmişlerdi. Donanma Komutanı Amiral Carden İngiltere'ye bir telgraf çekerek, "14 gün sonra İstanbul'da olacağız" diye yazmıştı.
İttihatçılar artık savunmamızın dayanamayacağına inanmışlar başkent İstanbul'un boşaltılarak Eskişehir ve Konya'ya nakledilmesi için gerekli tedbirlerin alınmasına karar vermişlerdi. Eskişehir ve Konya'da padişahın meclisin ve bakanların yerleşeceği binalar ayarlanmış tefrişi yapılmıştı. Hangi vasıtalarla intikal edileceği planlanmış ve cepheden her 10 dakikada durum raporu istenmiştir. Cephedeki durum her on dakikada doğrudan sadrazama bildiriliyordu.
Anadolu'ya geçme planları yapılmıştı ama bir sorun vardı. İttihatçıların tahttan indirdikleri sabık sultan II. Abdulhamid Beylerbeyi sarayında zorunlu ikamete tabiydi ve onu da götürmek gerekiyordu. İstanbul'da bırakılırsa işgal güçleri onu padişaha karşı kullanabilirdi. Fakat 33 sene memleketi idare etmiş dirayetli Sultana bunu kim anlatacak ve kim ikna edecekti.
Tartışmalardan sonra Dahiliye Nazırı Talat Paşa'dan oluşan bir heyet durumu Beylerbeyine giderek anlatma kararı verdi. Gittiler gerekli protokolden sonra Abdulhamit Han paşayı kabul ettiği salona geldi.. Paşa durumun nezaketini anlattı. Sabık Sultan paşanın sözü bitince konuşmaya başladı.
"Şevketli biraderimin hak-i paki şahanelerine arz-ı ubudiyet ederim. Endişeleri gayri varittir. Eğer dokunulmamış ise Çanakkale'yi ben zamanında fevkalade tahkim etmiştim. Oradan hiçbir donanmanın geçmesi kabil değildir. Amma farzı muhal olarak öyle bir felaket başa geldiği takdirde Hakan'ın yapacağı şey tacını tebaasını terk ile kaçma zilletini işlemek değil, eyvanı payitahtının taşları altında canını feda etmektir. Hazreti Fatih bu beldeyi küffar elinden fethettiği zaman Bizans imparatoru Kostantin kaçmayıp harp ede ede yıkılan kalelerinin altında can vermek kahramanlığını göstermiştir. Biz Fatih'in soyu Kostantin'den geri kalmayız. Zat-ı şahaneye böylece arz edin müsterih olsunlar ve ezeli iradeye boyun eğsinler. Şuradan şuraya kımıldamasınlar. Düşman buraya giremez. Bana gelince ben artık bir yere gitmem. Yegane arzum burada ölmektir. Biraderimden ve hükümet-i seniyyeden bu arzuma yardımcı olmalarını dilerim." der herhangi bir cevaba mahal bırakmadan kalkıp odadan çıkarak görüşmeyi bitirir.
Paşa sarayı terk ederken "aldık mı ağzımızın payını" anlamında sözler sarf ederek döner.
33 yıl Osmanlı mülkünü idare etmiş bu tedbirle padişahın kararlı ve isabetli davranışıdır ki Çanakkale Boğazı'nın geçileceği ihtimaline kanaat getiren maceracı İttihat ve Terakki iktidarını da bu riskli karardan vazgeçirmiştir.
Osmanlı donanmasının döktüğü 350 civarındaki bütün mayınları temizleyip 18 Mart sabahı top yekun saldırıya geçip boğazı aşarak İstanbul'u işgali planlayan düşman donanmasının hiç beklemediği tedbiri Müstahkem Mevki Komutanı Cevad Paşa alır.
Her ihtimale karşı yedekte tuttuğu 26 mayını gece Karanlık Liman'a gizlice döşenmesi emrini verir.
18 Mart zaferimizin asıl kahramanı işte bu Nusret gemisi ve onun fedakar mensuplarıdır.
Ertesi gün yani 18 Mart 1915 sabahı Anadolu ve Rumeli kıyalarını tarayarak sabah 10.30'da hareket geçen görkemli donanma ateş kusmaya ve Osmanlı canibinden karşılık verilmeye başlandı.
Düşman gemileri hiçbir şeyden şüphelenmeden gece mayın döşenen Karanlık Liman'da rahatlıkla seyrediyorlar ve büyük infilaklarla sarsılıyor, kimi aldığı yaralarından dolayı hemen batıyor, kimi onarılamayacak yaralar alarak savaş alanını terk ediyordu.
Evet 18 Mart Çanakkale Deniz zaferinin seyrini değiştiren Nusret gemisidir. Asıl anmamız gerekenler Müstahkem Mevki Komutanı Cevad Paşa, Müstahkem Mevki Mayın Grubu Komutanı Binbaşı Nazmi, Nusret Mayın Gemisi Süvarisi Önyüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey, Nusret'in Güverte Yüzbaşışı Hüseyin, Önyüzbaşı Birinci Çarkçı Ali, Önyüzbaşı ikinci Çarkçı Yüzbaşı Hasan, Elektrik Subayı Teğmen Hasan ve Abdullah, Top Subayı Teğmen Kadri ve 54 kahraman erdir. Ve tabii ki Anadolu ve Rumeli yakasındaki kahraman topçularımız.
Allah hepsine rahmet bizi de şefaatlerine nail eylesin.
~90. Yıl Töreni-Dereler kan akıyordu-Tarihi değiştiren destan-Şehit sesleri-Bayrak Hassasiyeti-Gerçek Kahramanlar-Siperdeki Adam~
Siperdeki adam kim? FADİME ÖZKAN
Daha önce Atatürk, Nemrut ve Hititler belgesellerini çeken yönetmen Tolga Örnek'in son belgeseli 'Gelibolu'nun dün 95'in üzerinde kopyayla vizyona girdiğini biliyorsunuz. Filmin, fikrin ortaya atılmasından tamamlanmasına kadar geçen 6 yıl içinde oluşan 'beklentiyi karşılayabilecek nitelikte olup olmadığı' sorusuna benim vereceğim cevap -ne yazık ki- olumsuz. Sponsor ve medya desteğini arkasına alan, İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya, Avusturya, Avustralya, Yeni Zelanda ve Türkiye'deki yetmişin üzerindeki arşivden yararlanılarak, Çanakkale uzmanı 16 uluslararası tarihçi ile İngiltere Kraliyet Savaş Müzesi, Avustralya Savaş Müzesi, Yeni Zelanda Kültür Bakanlığı ve Türk askeri müzelerinin işbirliği ile gerçekleştirilen belgesel savaşın kötülüğünü, savaş şartlarının ağırlığını, siperdeki adamın neler yaşadığını göstermenin dışında, orada aslında neler olduğunu anlatmakta; bu savaşın Türkler için ne anlama geldiğini aktarmakta yetersiz kalıyor.
Neden?
116 dakikalık belgeseli başından sonuna kadar sabırla izlerken kendime sürekli olarak "neden?" diye sordum. Yönetmen müttefik askerlerinin mektuplarına, günlüklerine, neler yaşadıklarına bunca ağırlık verirken aynı hassasiyeti neden Türk askerlerine göstermemiş? Gelibolu'da yaşananları aktaran uzmanlar neden ağırlıklı olarak -sadece bir Türk konuşuyor- yabancı uzmanlar arasından seçilmiş? Bizde bu konuda söz söyleyebilecek pek çok yetkin isim varken neden onların görüşlerine de yer verilmemiş? Bu savaş Yeni Zelanda'dan, Avustralya'dan, İngiltere'den kalkıp, adını daha önce belki de hiç duymadıkları Gelibolu'ya savaşmaya gelmiş müttefik askerleri için anlamsız olabilir ya da savaş şartlarının ağırlığıyla anlamsızlaşabilir ama orada vatan topraklarını korumaya çalışan gencecik Türk evlatları için canını feda edecek kadar önemliyken bu amaç neden bu kadar geri planda tutulmuş? Bir general çocuğu olan yönetmen, kendi atalarının yaşadıklarına nasıl bu kadar soğuk ve bu kadar uzaktan bakabilmiş? Tolga Örnek'in Türk şirketlerinin parasal desteğini ve Türk izleyicisinin beklentisini göz ardı etmesinin nedeni sadece filmin uluslararası pazara da açılacak olması mı, ne? Basın gösteriminde izlettirilen filmin adı bu yüzden mi Gelibolu değil de Gallipoli?
Bu sorular film boyunca böyle uzadı gitti. Film bittiğinde ne bu soruların cevabını bulabilmiş, ne de yeni sorular sormaktan kendimi alabilmiştim. Savaşın acımasızlığının, insana ettiği kötülüklerin anlatılmasına, evrensel bir dil yakalamak için gösterilen gayrete hiç bir itirazım yok elbette ama orada yaşanan savaşın 'bir taraf için işgal, diğer taraf için işgale direnç' anlamı taşıdığının neden bu kadar silikleştirildiğini sormadan edemiyorum. Mektuplar, belgeler ve fotoğraflarla ele alınan savaşı anlatmak için 2 İngiliz, 3 Yeni Zelandalı, 3 Avustralyalı'nın mektup ve günlüklerinden faydalanılırken Türk askerlerinin duygu ve düşünceleri, irade ve azimlerini aktarmak için neden sadece 2 Türk'le yetinildiğini merak ediyor, bu tercihi sorgulamaya açık buluyorum. Türk askerlerinin müttefik askerleri gibi yılgın, çaresiz ve sipere sıkışmış halde gösterilmesine canımın sıkıldığını söylemek istiyorum. O yüzden de ortaya çıkan filmin 'objektif davrandım' diyen yönetmenin sözünü çürüttüğünü düşünüyorum.
İyi işler de yapıldı
Gerçek bir destan olan Çanakkale savaşının 90. yıldönümü için bu yıl çok güzel işler de yapıldı aslında. Halkı savaşın gidişatı hakkında bilgilendirmek amacıyla 1915 yılında çıkarılmaya başlanılan 'Harp Mecmuası'nın yeniden basımı bunların başında geliyor. Bol fotoğraflı, belgeli, mektuplu büyük boy kitap Kaynak Yayınları arasından çıktı. Çanakkale Savaşı'nı aynı zamanda ilaç ve tıbbi malzeme yokluğuna karşı verilen bir savaş olduğunun altını çizen ve savaşın sıhhiye cephesini ortaya çıkarmak amacı ile hazırlanan 'Çanakkale: Acı İlaç' da çok önemli ve takdiri hak eden bir çalışma. Kitabı hazırlayan ilaç şirketi, Tolga Örnek'in belgeseline de sponsor olan şirketlerden Deva Holding. Destanın öyküsünü anlatan Recep Şükrü Apuhan'ın Timaş Yayınları'ndan çıkan 'Çanakkale Geçilmez' adlı kitabı da, Çanakkale Savaşı'nı okumak isteyenler için iyi bir kaynak.