|
Milli Gazete/ 18 mart 2005 Cuma ~Mustafa Müftüoğlu-Milli Gazete Yorum-Ekrem Şama~
Burhan Bozgeyik "Çanakkale Zaferi"nden geriye ne kaldı? Bugün “Çanakkale Zaferi”nin sene-i devriyesi (yıldönümü). Bugün parlak nutuklar atılacak. Biz, yeterince ortaya konulacak olan parlak nutuklarla, tumturaklı cümlelerle meşgul olmayacağız. Kusura bakmayın ama, bu tarihî günde biraz canınızı sıkacağım. Sahi, 90 sene önceki o müthiş mücâdele bir hikaye miydi, bir masal mıydı, bir hayal miydi? Bugün “cici” olan o gâvurlar, gâvur oğlu gâvurlar Çanakkale önlerine niçin gelmişti? 250 bin Mehmedcik ne uğruna şehâdet şerbetini içmişti? Onların istedikleri son derece netti. Çanakkale Boğazını geçip, İstanbul’a ulaşacak, payitahtı ele geçirdikten sonra Osmanlı devletini haritadan silecek, hilâfet müessesesini ortadan kaldıracak, başsız İslam yurdunu işgal edecek, bütün zenginliklerine el koyacak, Ayasofya’ya çan takıp kilise olarak ibadete açacaklardı. Bu maksatlarına ulaşmak için, 3 Kasım 1914’te Rusya, 5 Kasım’da da İngiltere ve Fransa Osmanlı Devletine karşı harp ilan etmişlerdi. Buna mukabil Osmanlı devleti de o devletlere karşı 11 Kasım’da harp ilan etti. Şimdi burada İttihatçı komitenin yanlışlıklarını, devleti Birinci Dünya savaşına sürüklemelerini tartışacak değiliz. Şu hususu net bir şekilde bilelim: O devletler ve onların ardındaki Yahudi komiteleri bir şekilde Osmanlı devletini “yemeyi” kafaya koymuşlardı. Tıpkı kurtla kuzu hikayesindeki gibi, “suyumu bulandırdın” bahanesiyle yine yemek isteyeceklerdi. 13 Ocak 1915’te Londra’da toplanan harp meclisi, Çanakkale Boğazı’nı denizden donanmayla zorlayıp geçmeye karar vermişti. Bu karardan sonra İngiltere 18, Fransa ise 5 harp gemisiyle Çanakkale önlerine geldi. İlk düşman hücumu 19 Şubat 1915’te oldu. O tarihten sonra yaklaşık on ay boyunca karada ve denizde müthiş çarpışmalar olacaktı. Bu çarpışmaların en mühimi 18 Mart 1915 tarihinde cereyan edenidir. Bu günü niçin zafer günü olarak kutluyoruz? Çünkü o gün düşman çok büyük hezimete uğramış, en büyük harp gemilerini kaybetmiş ve Çanakkale’yi öyle bir hamlede geçemeyeceğini anlamıştı. Çanakkale savaşları bizim insanımızın imanlı çehresini gösteren berrak ve nurlu bir aynadır. Orada muvazzaf askerlerimizden başka, Anadolu’nun dört bir yanından gelen binlerce gönüllü de çarpışmıştı. Ki içlerinde bıyıkları bile terlememiş, çocuk denecek yaşta mektep talebeleri de vardı. Onlar niçin koşup gelmişti? Çünkü küffâr bir İslam beldesine girince cihad yediden yetmişe herkese “farz-ı ayn” hale gelmekteydi. Onlar bunun şuûrundaydı. Hepsi de Allah yolunca can vermenin faziletini çok iyi biliyorlardı. Şehid düştükleri takdirde “ölmeyecek” ayrı bir hayat mertebesine geçeceklerdi. Bunu da biliyorlardı. İşte bu inançla hücum emri verilince düğüne gider gibi, siperlerinden fırlayıp hamle yapıyorlardı. Çanakkale muharebelerinin hülasası şudur: 250 bin şehid verilmiş, ama düşman Çanakkale’yi geçememiş, planları alt üst olmuş, hevesleri kursaklarında kalmıştır. Ama onlar mahut planlarından aslâ vazgeçmeyeceklerdi. Mondros, Sevr, Lozan derken, kendilerinin taslağını hazırladığı anlaşmalarla karşımıza dikileceklerdi. 90 sene önce silahlarıyla, askerleriyle Çanakkale’yi geçemeyen düşman “ağzının payını” almıştı, ama mühim bir hususu öğrenmişti. Bu imanlı insanları kızdırmaya, onlarla mertçe savaşmaya gelmezdi. Onun için ne yapıp edip bu halkı, kendilerine elleri kalkmayacak hale getirmeliydiler. Peki bunu yaptılar mı, yapamadılar mı? Herkes şöyle etrafına baksın, kendine baksın, ailesine ve yaşayışına baksın, ondan sonra cevabını versin. 90 sene önce “kurtlar sofrasında” üç-beş devlet vardı. Bugün ise pastadan pay almak isteyenlerin sayısı daha da artmış durumda. BOP, BİP, IMF, NATO, BM, falan, filan, bunlar hep “onların” planları ve “onların” kuruluşları. Hedef ise aynı. Yani hedef, 90 yıl önceki hedef...Şimdi yılışmalarının, şımarmalarının sebebi, hedefin 90 yıl önceye göre “çok daha kolay lokma” olduğunu görmeleri ve öyle zannetmeleridir... Bu defa işe fiilen Çanakkale’den başlamadılar da başka yerlerden başladılar. Bosna, Çeçenistan, Afganistan, Irak derken “Çanakkale’nin etrafını” çepeçevre kuşattılar. “Dost ve Müttefik ülkenin istekleri” dediler, “AB’nin istekleri” dediler, kendilerine göre mühim tâvizler aldılar. Nasıl olsa tarih kitaplarından “mazide kalmış” savaşlar ve düşman sözcüğü çıkartılmıştı. Gören de, işiten de, İngilizler, Fransızlar, Anzaklar Çanakkale’ye “turistik seyahat için” gelmiş zannederdi. Peki ya 250 bin şehit? Canım onları hatırlatmanın sırası mı!.. Düşman gemilerinin boğazdan çıkışını seyreden Müstahkem Mevki Kumandanı Cevad Paşa; “Gittiler!.. Geçemediler!.. Geçemeyecekler!..” diye haykırmıştı. Ama yanılmıştı. Evet onlar gitmişti, ama o an için... Evet onlar geçememişti, ama yine o an için... Sonradan tekrar geldiler. Harp gemileri Dolmabahçe sarayı önlerinde demirledi. Sonra yine gittiler. Ama yine o an için... Evet hamâsî nutuklar atalım, ama biraz da düşünelim. Sahi Çanakkale geçilmedi mi? Peki geçilmediyse bizim bu halimiz ne? Çanakkale’de şehid düşen o kahraman insanlar bugün aramıza dönmüş olsalar bizi tanıyabilir mi? Yahut bize ne der? Dün düşman olanlar ve bize müthiş düşmanlık edenler, düşmanca hisler besleyenler acaba bugün dost mu oldular? Dost oldularsa, niçin burnumuzun dibinde kardeşlerimizi boğazlıyorlar, niçin kuyumuzu kazıyorlar? 90 sene önce geldiklerinde, yaralı, bereli, ama heybetli bir bedenimiz vardı. Sonraları kolumuzu, kanadımızı kırdılar, kırpa kırpa bizi işte bu hale getirdiler. Şimdi de Doğumuzu, Güneydoğumuzu, Kuzeyimizi kırpmak, kalbimizi yerinden sökmek istiyorlar. Kahraman dedelerimiz, 90 sene önce cidden parlak bir zafer kazandı? Peki o zaferden geriye ne kaldı ve biz ne kazandık, ne kazanıyoruz?...Birkaç saatliğine de olsa süslü lafları bir kenara koyalım ve düşünelim...
~Burhan Bozgeyik-Milli Gazete Yorum-Ekrem Şama~ Mustafa Müftüoğlu Çanakkale’deki Savaş ve Mehmed Âkif Ersoy’un Gözyaşları İstiklâl Marşı şairimiz Mehmed Âkif Ersoy’un Birinci Cihan Savaşı’nda bir yurtdışı seyahati vardır. Hükümet tarafından önce Berlin’e sonra Hicaz’a gönderilen “Safahat Şairi” bu iki seyahat dolayısıyla edebiyatımıza iki nefis şiir kazandırmıştır. Safahat’ın beşinci kitabındaki “Berlin Hatıraları” bu iki şiirden biridir. “Binbaşı Ömer Lütfi Bey’e” ithaf edilmiştir. Âkif’in yakın dostlarından olan bu zat Çanakkale’deki savaşın devam ettiği dönemde vazife ile Berlin’dedir. “Boğaz harbi”nde “zırha bürünmüş namerd eller”in “enkaz-ı beşer”i, “kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak”ı, “müdhiş tipi” misâli “sırtlara, vadilere sağnak sağnak” başlattığı günlerde Mehmed Âkif Bey’in döktüğü gözyaşları için diyor ki: “- Berlin’de merhumun/Âkif’in en büyük endişesi Çanakkale idi. Gece gündüz Çanakkale cephesini düşünürdü. Her sabah tekrar ederdi: “- Ömer Bey, bu Çanakkale ne olacak?” “- Allah bilir amma vaziyet tehlikelidir. Askerlik noktasından düşünülünce ümid yok! Ancak fen kaidelerinin haricinde, fevkalbeşer/insanüstü bir şey olmalı ki, dayanabilsin.” Ben böyle dedikçe: “- Eyvah, son istinadgâhımız da yıkılırsa ne olur?” diyerek çocuk gibi gözlerinden yaşlar dökülmeye başlardı. Çanakkale için ağlamadığı gün yoktu. Ben harp kaidelerinden bahsettikçe canı sıkılırdı. Onun böyle meselelere tahammülü yoktu. O, daima kat’i bir kelime isterdi: “Bütün dünya toplanıp hücum etse yine Çanakkale düşmez!” Onun büyük imanı başka bir ihtimale müsait değildi. O’nun için tehlikeden bahsettikçe havsalası tutuşur, o zaman ben de harp kaidelerini bir tarafa bırakır kendisini teselli ederdim. Bu sözlerim karşısında çocuk gibi sevinirdi. Benim onda gördüğüm yurt sevgisi o kadar yüksekti ki, onu tasvir mümkün değildir.” Mehmed Âkif Bey bu sevgi, bu aşk, bu îmân ile: “Yaralanmış tertemiz alnından uzanmış yatıyor/ Bir hilâl uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!.. Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker/Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.” dedi ve sonra şühedâya/şehidlere seslendi: “Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber/Sana âğûşunu/kucağını açmış duruyor Peygamber.” İlk Meclis-i Meb’ûsân Açılış merasiminde zamanın pâdişahı Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın (1876-1909) bizzat hazır bulunduğu ilk Meclis-i Meb’ûsân 19 Mart 1877 Pazartesi günü Dolmabahçe Sarayı’nın eskiden “Divân-ı Hümâyûn mahalli” diye anılan muâyede/bayramlaşma salonunda açılmıştır. O gün murassa Osmanlı tahtı Muâyede Salonu’na konulmuş ve askerî üniformasının üstüne siyah bir pelerin giyen Abdülhamid Han, vükelâ, ulemâ, a’yan ve meb’ûsânla askerî ve mülkî erkânın teşkil ettiği saf arasından alkışlarla ilerleyip taht önünde durmuş, pâdişahın kardeşleri Veliahd Reşad ve Şehzâde Kemaleddin Efendiler de tahtın iki yanında yer almışlardır. Sultan Hamid, elindeki nutku Sadrâzam İbrahim Edhem Paşa’ya, sâdrâzam da Mâbeyn Başkâtibi Küçük Said Paşa’ya vermiş ve Mâbeyn Başkâtibi tarafından okunan nutuk yarım saat kadar devam etmiştir. Bu ilk Meclis-i Meb’ûsân, daha sonra Ayasofya Camii karşısındaki Adliye binasında toplanmıştır. Eski Mehterhâne ve Sultan Sarayı arsaları üzerine önce Darülfunun/Üniversite olarak yaptırılan bu bina sonraları Meb’usan/milletvekilleri ve A’yan/senatör dairesi ittihaz edilmiş, bilâhare Adliye’ye devredilmiş, daha sonra da yanmıştır. Meclis-i Meb’ûsân 20 Mart 1877 Salı günü toplantılarına başlamış, Meclis Başkanı seçilen Ahmed Vefik Paşa bütün milletvekillerine birer birer: “Zât-ı Hazret-i Pâdişahiye ve vatanıma ve Kanunu Esâsi/Anayasa ahkâmına ve uhdeme tevdi olunan vazifeye riayetle hilâfından mücanebet eyleyeceğime/kaçınacağıma kasem/yemin ederim” ibaresiyle yemin ettirmiş, sonra makama ve milletvekillerinin vazifelerine dair bir nutuk söylemiştir. Enver Behnan Şapolyo, ilk Meclis-i Meb’usân çalışmalarına temasla bir örnek veriyor ve diyor ki, “İlk iş olarak iç tüzük tanzimi görüşüldü. Bu sırada Hıristiyan milletvekillerinden on altısı, iç tüzüğün kendi dillerinde yazılmasını teklif ettiler. Bu ilk arzu, bu meclisin milli bir meclis olmadığını meydana çıkardı. Bu ilk olayı duyan Sultan Hâmid buna bir nokta koydu. İstanbul Milletvekili Rum Vasilaki Efendi ise, pâdişahın nutkunda Rumlar kendi dilleriyle konuşabilirler maddesinin bulunmadığının sebebini sordu. Meclis Başkanı Ahmed Vefik Paşa’nın buna cevabı sert oldu, asabî bir halde: “Biz burada Türk dilinden başka dil bilmiyoruz” dedi. “Gerçeklere asla uygun değildi!..” Yılmaz Öztuna “Türkiye Tarihi”nde: “Meşrutiyet 1878 Türkiye’sinin gerçeklerine asla uygun değildi” diyor ve Meclis-i Meb’ûsân’dan bahisle: “Türk parlamentosunda anadilleri Türkçe olan milletvekilleri % 40’ın üzerindeydi, fakat % 50’yi bulmuyordu, diyor ve Meclis müzakerelerine temasla bazı Rum milletvekilleri, Türkiye’nin Girit’i ve Teselya’yı küçük Yunanistan’a bırakmasını söylemekten çekinmemişlerdir. Nitekim, Ermeni Patrik’i Narses, Grandük Nikola’yı Yeşilköy’deki umumî karargâhında (93 Harbi’nde) ziyaret ederek, Doğu-Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan devletinin teşekkülü için Rusya’nın yardımını istemiştir!.. Bunu yapan adam, bir Türk vatandaşı, pâdişahın bir teb’asıdır. En Liberal Avrupa devletlerinde böyle bir ihaneti irtikab edenlerin idâmdan başka bir cezaya çarptırılmadıkları bir zamanda, bu gibi şahıslar, Türkiye’de ellerini kollarını sallayarak gezmişlerdir!” diyor. (Bkz.: Cild: 12) Çalışması böyle olan İlk Meclis-i Meb’ûsân’ın ömrü pek kısa olmuş ve Abdülhamid Hân, Anayasa’nın kendisine verdiği hakla 13 Şubat 1878 Çarşamba günlü ahvalin fevkalâdeliğinden bahisle Meclis-i Meb’ûsânı kapatmıştır. Bu bahse ayrıca temas edeceğiz. İstanbul’un işgali Birinci Dünya Savaşı galiplerinin İstanbul’u işgali 16 Mart 1920 Salı günüdür. Ahmed İzzet Paşa hükümetinin imzaladığı “Mondros Mütârekesinden” (30 Ekim 1918) hemen sonra düşman filoları 13 Kasım 1918 Çarşamba günü İstanbul’a gelip karaya asker çıkararak şehrin bazı yerlerini işgale başladıklarından 16 Mart günkü harekatla işgal, kuvvet kazanmış ve Babıâli’ye/hükümete verilen notada bu işgalin muvakkat/geçici olduğundan bahsedilmiştir!. Harbiye ve Bahriye Nezâretleriyle/bakanlıklarıyla Tophâne ve bazı kışla ve karakolların da işgal edildiği o gün Meclis-i Meb’ûsân da basılmış, Meclis’ten Misak-ı Millî’ye önayak olan milletvekilleri alınıp götürülmüş, bunlar daha sonra Malta Adası’na sürgün edilmişlerdir!.. Bu arada işgal kuvvetlerinin bir marifeti (!!!) daha görülmüş, Şehzâdebaşı karakolunda uykuda bulunan askerlerimiz uykuda şehid edilmişlerdir! Acı işgal olayı telgraf memurlarından Manastırlı Hamdi Efendi tarafından Anadolu’ya duyurulmuş ve üç buçuk yıl devam etmiştir. ~Burhan Bozgeyik-Mustafa Müftüoğlu-Ekrem Şama~ Milli Gazete Yorum Peygamberimizi tanırsak, Çanakkale’yi geçemezler Bugün ecdadımızın en önemli başarılarından birinin yıl dönümü. Bundan 90 yıl önce, ama tıpkı bugünki gibi, “yedi düvel” dediğimiz dış güçler aralarındaki din, dil, ırk, mezhep farklılıklarını bir kenara bırakarak adil bir dünya düzeninin temsilcisi olan Osmanlı’yı yıkmak için üzerimize çullanmışlardı. Başaramadılar. Atatürk, Osmanlı coğrafyasının dört bir yanından savunma hattına koşmuş mücahitleri “Bir adım sonra ölüme gideceklerini bile bile, ellerindeki Kur’an’ı Kerim’leri mütevekkil okuyarak...” sözleriyle tarif ediyor. Ve bütün dünyaya “Çanakkale geçilmez” sözünü işte bu iman gücünün söylettiğini belirtiyor. Seyyit Çavuş’un 250 kiloluk mermiyi “Bismillah” deyip kaldırması da bu iman gücünün eseriydi. Yakın geçmişte AB’den birilerinin “Artık Türkler Viyana kapılarında değil, biz İstanbul önlerindeyiz” şeklinde sözler sarfettiğini hatırlıyoruz. Gelişmelere bakınca değil İstanbul önlerinde olmalarını, Anadolu’nun en ücra köşelerine sirayet ettiklerini söylemek bile mümkün. Millî Görüş’e karşı sürdürülen dışgüdümlü husumetin faturası bugün bütün çıplaklığıyla önümüzde duruyor. Millî Görüş en muhkem bir mevzi haline getirilmesi gereken ana kalemizdir. Yani Çanakkale’dir. Milletin kendi özü olan bu duruş örselendiğinde, ya da kuşatma altında tutulduğunda Türkiye’mizin karşılaşacağı şeyin adının açık biçimde “işgal” olduğu anlaşılmıştır. Biz Millî Gazete olarak sizlere takdim etmek istediğimiz “Son Peygamber Hz. Muhammed” adlı esere biraz da bu gözle bakmanızı istiyoruz. Bugün her zamankinden daha fazla inanıyoruz ki, Millî Görüş varolduğu sürece “Yedi Düvel” asla emeline nail olamayacaktır. Millî Görüş bu toprakları “bizim” yapan mayayı hep canlı, hep diri tutacak. Bugün Peygamberimiz sallallahüaleyhivesellem’i daha iyi tanımaya, sadece ahiretimiz için değil; yurdumuz için, Çanakkale’nin “geçilmez”liğini sürdürmemiz için de ihtiyacımız var.
~Burhan Bozgeyik-Mustafa Müftüoğlu-Milli Gazete Yorum~ Araştırmacı-Yazar Ekrem Şama: Çanakkale cihaddır Araştırmacı-Yazar Ekrem Şama, Çanakkale Savaşı'nın bir cihad hareketi olduğunu belirterek, "Çanakkale savaşı bir cihad hareketidir. Çanakkale'de savaşan Mehmetçikler cihadı bütün şartlarıyla uygulamışlardır" dedi. ANKARA BÜROSU Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (ESAM)'nin haftalık konferansına katılan Araştırmacı-Yazar Ekrem Şama, 'Çanakkale Cihadı ve Nusret' konulu bir konuşma yaptı. Konuşmasında Çanakkale Savaşı'nın bir cihad hareketi olduğunu vurgulayan Şama, "Dünyanın dört bir yanında biraraya getirilen düşman ordusu 500 bin askerle Çanakkale Boğazı’nı geçmek ve Müslümanların lideri olan halifeliğin ortadan kaldırılması, daha sonra İstanbul'un, Anadolu'nun ardından bütün Ortadoğu’nun ellerine geçirilerek İslam’ın bu bölgede tamamen ortadan kaldırılması planı ile gelmişlerdi. Ancak Mehmetçik Çanakkale'yi gerçekten olağanüstü müdafaa etmiş, düşmanı geldiği gibi geri göndermiştir. Çanakkale Savaşı bir cihad hareketidir. Çanakkale'de savaşan Mehmetçikler cihadı bütün şartlarıyla uygulamışlardır. Yani Mehmetçik cihad etmiştir. Cihad ettiği için de Allah'ın yardımları var. Allah'ın Kur'an-ı Kerim'inde bizlere görderdiği Ayet-i Kerimeler var. Bu Ayet-i Kerimeler gereğince Allah cihad eden askerlere yardım etmiştir" diye konuştu. İngiltere Babakanı Churchill'in Nusrat Mayın Gemisi'nin döşediği 26 mayının önemini ortaya koyan sözlerini hatırlatan Şama, "Çanakkale Savaşları'na hatta 1. Dünya Savaşı'na en çok etki eden olay Nusrat Mayın Gemisi'nin boğaza döşediği son 26 tane mayındır. Churchill'in ifadesi var. Churchill diyor ki; '1. Dünya Savaşı’nın uzamasına hiçbir şey 26 tane mayın kadar tesirli olmamıştır. Bu 26 mayınlardır ki; 1. Dünya Savaşı’nın 4 yıl uzamasına ve 20 milyon insanın toprağa düşmesine sebep olmuştur.' Nusrat Mayın gemisinin döşediği mayınlar, düşmanın en büyük ve modern gemilerinden üçünün batmasına, üçünün de ağır bir şekilde yaralar almasına neden olmuştur. Allah'ın da yardımıyla Nusrat Mayın Gemisi"nin döşediği mayınların Çanakkale Zaferi'nin kazanılmasında çok büyük payı vardır" şeklinde konuştu. Çanakkale Savaşları’na katılarak son 26 mayını boğaza döşeyen Nusrat Mayın Gemisi'nin savaşın neticesindeki önemini de anlatan Ekrem Şama, bu mayınların düşman gemilerine çarpması neticesinde düşmanın en büyük ve modern üç gemisinin battığını, üç gemisinin ise görev yapamayacak derecede büyük yaralar aldığını belirtti. "Çocuk yaşındaydım ve kendime hep 'neden saldırıyorlar' diye soruyordum" Bugün 98 yaşında olan Sami Taşkın, köyünün ilk kez uçaklarla bombalanmasına tanık olmuştu. Gemilerden ateşlenen topların uğultusunun yanı sıra gökyüzünden yağan bombalar, 8 yaşındaki bir çocuğun hayatında derin yaralar açmıştı. ÇANAKKALE Türk'ün adını tarihe altın harflerle yazdıran Mehmetçik'in Çanakkale savaşlarındaki başarısı, tek başına askeri harekatın bir sonucu değildi. Bu savaş, bir milletin topraklarını yabancı güçlerin işgal etmesine karşı asker, sivil, kadın ve çocuk topyekun bir mücadelenin dünya tarihinde görülmemiş en çarpıcı örneğiydi. 1915'in ılık bir bahar sabahı... Çanakkale Boğazı'nda Fatih Sultan Mehmet'in ''Boğazın Kilidi'' adını verdiği ''Kilidülbahir'', bugünkü adıyla Kilitbahir Köyü, Çanakkale Boğazı'na girmek isteyen düşman gemilerinin yoğun ateşiyle yanıyordu. Bir yandan çıkan yangınlar, diğer yandan yoğun top ateşine rağmen direnen köy halkı, Mehmetçik'e önemli ölçüde lojistik destek sağlıyor, çocuklar dahi bu mücadelenin içinde yer alıyordu. Bugün 98 yaşında olan Sami Taşkın, köyünün ilk kez uçaklarla bombalanmasına tanık olmuştu. Gemilerden ateşlenen topların uğultusunun yanı sıra gökyüzünden yağan bombalar, 8 yaşındaki bir çocuğun hayatında derin yaralar açmıştı. Küçük Sami, önceleri evlerinin üzerine bomba atan uçakların sesinden korkarak annesinin eteklerine sığınırken, çocuk yüreğiyle olanlara anlam veremiyordu. Ancak Sami'nin bu korkusu çabuk geçmişti. Çocuk olmasına rağmen savaşa bir katkısı olması gerektiğini düşünüyordu. Annesi boş durmuyor, oradaki tüm çocukların ihtiyaçlarını giderecek her şeyi yapıyordu. Onun eşi, boğaz harbinin binlerce isimsiz kahramanlarından Muhabereci Başçavuş Mehmet Salim'di. Sami, arada bir sığınaktan kaçarak Kilitbahir sırtlarından savaşı izlerken, kendince yeni planlar üretiyordu. Savaşa, saniye saniye tanık oldu Yine böyle bir günde uçakların köyü bombalayacağı haberi üzerine küçük Sami, bir kayayı kendisine siper ederek uçakların gelişini gözlemeye başladı. Sami Taşkın, o günleri şöyle anlattı: ''Çanakkale Boğazı'nda yaşanan savaşa, Kilitbahir köylüleri olarak saniye saniye tanık olduk. Namazgah Tabyası'ndan yükselen borazan sesi, bizleri sığınaklara gitmemiz için uyarırdı. Çoğumuzun hayatımızda ilk kez gördüğü bu uçaklar, yaşamımıza son vermek için gelmişti. Savaş bize bazı görevler yüklemişti. Arkadaşlarımızla bazen gecenin karanlığında, bazen de gündüz bomba yağmuru altında cephedeki askerlere ibriklerle su taşıyorduk. Bu yaptığımız iş, bizi gururlandırıyordu. Çocuk olmamıza rağmen çok kayıplar verildiğine şahit olduk. Hiç unutmadığım bir anım, yaralı düşman subayının Türk askeri tarafından tedavi edilmesiydi. Ben de bu yaralı subaya bir bardak su vermiştim. Bu olay beni hâlâ ürpertir ve insan olmanın önemini ve değerini bana hatırlatır.'' Sami Taşkın, Anzak askerlerinin Türkiye'yi işgal etmek için binlerce kilometre uzaktan geldiğini de kaydederek, ''Ben o zaman 8 yaşımdaydım, çocuk aklımla bize neden saldırdıklarını sorardım. Hâlâ da anlamış değilim'' dedi. (a.a) Çanakkale’de 250 bin şehidi neden verdik? HABER MERKEZİ / İSTANBUL Çanakkale Savaşı’nda binlerce şehit vererek vatanını savunan Türk milletinin toprakları bu anlamlı zaferin 90’ıncı yılında siyasi ayak oyunları ile yeniden elinden alınmak isteniyor. Ülke, uluslar arası güçlerin oyun alanı haline gelirken, hükümetin bu güçlerle işbirliği içinde olması halktan büyük tepki topluyor. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Suriye’ye gitmek istiyor. Fakat, görev yaptığı her ülkeyi karıştırmakla ünlenen ABD Büyükelçisi Eric Edelman, bir devlet başkanına aba altında sopa göstererek, “umarız Türkiye, Suriye hakkında uluslar arası güçlerin aldığı kararları göz önünde bulundurur ve ona göre karar verir” diyor. Bu örtülü tehdit halktan büyük tepki çekerken, hükümet cephesi hemen büyükelçinin safında yer alıyor. AKP Kurmaylarından Salih Kapusuz, “Biz olsak Suriye’ye gitmeyiz” diyerek Cumhurbaşkanı üzerinde büyük bir baskı uygulamaya çalışıyor. Türkiye kimin ülkesi? Türkiye’yi istedikleri gibi yönetebileceklerini düşünen dış güçler, hükümetin acziyetinden yararlanarak, millet adına politika üretmeye kalkışıyorlar. Türkiye’yi bir muz cumhuriyeti gibi görmek isteyen ABD’ye Cumhurbaşkanı Sezer’den net bir cevap geldi: “Suriye’ye gidiyorum.” Bu açıklamanın ardından ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Adam Ereli, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Suriye ziyaretinin, Türkler’le Suriyeliler arasında bir karar olduğunu belirterek, “Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Suriye’ye gitmek istiyorsa, bu Türkiye’nin Cumhurbaşkanı ile Suriye arasındadır. Bizim Suriye’ye ilişkin görüşlerimiz sanırım çok iyi biliniyor. Umuyoruz ki Türkiye, diğerleri gibi, Suriye’ye, uluslararası camianın, Suriye’nin tüm güçlerini ve istihbarat görevlilerini Lübnan’dan çekmesini istediği ve bunun için çağrı yaptığı yönündeki açık mesajı gönderir diye konuştu. Bu açıklamada, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın ABD’nin mesajını taşıyacak bir kargo memuru durumuna düşürülmek istendiği dikkat çekiyor. Hükümetin bu açıklamaya derhal tepki göstermesi gerekirken, bırakın sessizliği, ABD ağzıyla açıklamalar yapılması herkesi üzdü. Ülkeyi borç batağına sapladılar Dünyanın en güçlü imparatorluklarından birisini kurmuş olan Türk milletini borç batağına saplayarak saygınlığını zedeleyen hükümet temsilcileri ise yaşananları sadece seyrediyor. Avrupa Birliği Konseyi Türkiye topraklarında olan ve yıllarca Türk halkının emeğiyle yaptırılmış GAP’ın idaresinin uluslar arası bir konsorsiyuma devredilmesini isteme cür’etini gösteriyor. AB’nin bu isteğinin gerek hükümet cephesinde gerekse medyada hiç tepki görmemesi büyük dikkat ekiyor. Parçalanma tehlikesi Binlerce Türk evladı Çanakkale’den düşmanı içeriye sokmamak için şehit oldu. Tüm dünyaya örnek olacak bir kahramanlık sergileyerek, yedi düvele”Çanakkale geçilmez” dedirtti. Bütün yokluklara ve çaresizliklere rağmen, Anadolu’nun dört bir yanından vatanını savunmak için binlerce Türk gözünü kırpmadan şehit oldu. Fakat bugün büyük bir gaflet ve dalalet içinde bulunan yöneticiler yüzünden ülke, ABD desteği ile hayali AB uğruna, parçalanma tehlikesi ile karşı karşıya bırakıldı. Milli devletimizi ele geçirmek için mücadele eden dış güçler, ve onların içerideki uzantıları, bütün güçleri ile saldırıyorlar. Hükümet ise Çanakkale’de şehit olan binlerce vatan evladının fedakarlıklarını görmezden gelerek, dış güçlerin kirli emellerine alet oluyor. TV yasası da nereden çıktı Tüm dünyanın global bir köy haline döndüğü, iletişim ve medyanın öneminin her geçen gün arttığı bir ortamda hükümet yeni bir ihanet yasasına daha imza atarak, yabancıların ulusal TV kanalında yüzde 25’ten fazla pay sahibi olmalarının yolunu açtı. Çıkarılan bu yasa ile yabancılara ülke içinde geniş bir hareket alanı açılmış oldu. Ulusal çıkarlarımızı görmezden gelen ve medyanın gücünü küçümseyen hükümetin çıkardığı bu yasaya halktan ve milletvekillerinden büyük tepki geliyor Anayasayı değiştirebilecek oranda milletvekili çıkararak iktidar olan AKP hükümetinin umursamaz tavrı yüzünden uluslar arası arenada Türkiye’nin saygınlığına gölge düşüyor. Türkiye, hükümetin borçlanma politikası yüzünden milli sermayesini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Öte yandan alınan siyasi kararlar ülkenin bağımsızlığına gölge düşürüyor. Türk devleti bugün, siyasi ayak oyunları ile işgalden beter bir hale getirildi. |